Bugün sizler için harika bir köy çorbası tarifi sunuyorum. Tam bir şifa deposu olan bu tarife bayılacaksınız. Aşağıda köy çorbasınınmalzemelerini ve yapımını görebilirsiniz. Yani son derece pratik kısa sürede pişirilebilen bir çorba. Köy çorbasının hafifliği ile lezzeti sizi şaşırtacaktır. Öncelikle malzemeleri organik pazardan seçmeyi unutmayın.
Köy Çorbası
Köy Çorbası Malzemeleri
Bu köy çorbası için kullanacağınız malzemeler genellikle sonbahar ve kış mevsimine uygun. Özellikle kapuska, kereviz ve şalgamdan gelen vitaminler çorbayı şifa deposu yapıyor.
1/4 kapuska
bir kök kereviz
5-6 tane şalgam (mor beyaz olan)
bir sivri biber
2 orta boy turuncu veya sarı patates
5-6 bardak su(200ml gr)
2 yk tereyağı
Köy Çorbası Tarifi
Tereyağını ve iri kıyılmış lahanayı katıp biraz öldürüyoruz. Sonra şalgamları katıyoruz , patatesleri de ekliyoruz. Şimdi biraz çeviriyoruz onlarla birlikte. kerevizin taze orta yeşil yaprakları varsa onları da katabiliriz. suyu da tuzla birlikte ekliyoruz.
Düdüklü tencerede 17-20 dakika kadar pişiriyoruz.
Bu köy çorbasını balık pişirdiğimde yapıyorum. Dip balıklarında atık toksin madde bulunma ihtimaline karşı bir önlem niteliğinde olsun diye.
Üstelik çorbanın içinde bulunan kereviz, şalgam, kapuska lahana, ve tatlı patates faydalı yağla pişirildiğinde adeta silip sürüyor sindirim sistemindeki atıkları. Bunu çorbayı yedikten sonra hissediyorsunuz desem hiç yalan olmaz. Mutlaka denemelisiniz.
Köy Çorbası
Aynı zamanda tüm vücut sistemini koruma altına almak istiyorsanız en büyük yardımcınız beyaz lahana olacaktır. Kalpten damar sağlığına, mideden karaciğere, etki etmediği yer yok. Beyaz lahanayı çiğ olarak salatalarda da tüketebilirsiniz.
Bu sebzelerin hepsinin bir arada bulunduğu bir başka yemek daha bulamazsınız. Ayrı ayrı hepsinin yemeği yapılıyor fakat kerevizin, beyaz şalgamın, ve lahananın aynı yemekte uyumlu olarak lezzeti yakalaması köy çorbasında mümkün. Tatlı patatesle de renklendirip tat katmak isabetli oldu.
Bu çorbayı ikram etmeden önce kasemizin içine boş iken minik bir miktar tereyağı ekleyip çorbayı üzerine koymak lezzeti artırıyor. En son ise sebzelerin üzerine sadece yapraktan oluşan maydanoz serperek iştah açıcı bir görünüme ulaşır.
Detoks için ayrıca bir işlem yapmanıza gerek yok. Ayrıca bu köy çorbası size tam bir detoks imkanı da sunuyor. Köy çorbasında kullanılan tüm sebzeler detoks için uygun. Her gün içmek yerine iki hafta ara verilerek tüketilmesi sağlıklı olacaktır. Ödem attırıcı özelliğinden dolayı bu çorbayı tavsiye ederim.
Tuz oranını biraz eksik yaparsanız amacına daha çok hizmet eden yiyecek haline gelecektir. Aynı zamanda sebzeleri kavururken yakmadan fazla söndürmeden suyunu ilave etmelisiniz.
Sebzelerin fazla kavrulması demek yağın yanması anlamına gelir. Aynı zamanda buna dikkat ediyoruz! Yemek kategorimizde ilginizi çekebilecek tarifler bulabilirsiniz. Buraya tıklayarak tariflere ulaşabilirsiniz. Beyaz lahananın neye iyi geldiğini bilmek isterseniz buradan öğrenebilirsiniz.
Kalıcı öğrenme nasıl olur? Şöyle hayal edin; Zihnimiz bir su havuzu ve yeni bilgi o havuza düşen nesne. Bu nesne ilk geldiğinde dibe batmaya çok meyilli. Hatta ilk gelir gelmez hemen dibe doğru ilerliyor. Eğer bu bilgi üzerinde kısa bir düşünce ile oyalanırsak suyun yüzeyinde biraz daha oyalanıyor. Sonra yine dibe doğru yönünü belirliyor. Tam dibe vurmadan yarıda hatırlatma yaparsak, zihnimizde o bilgi ile ilgili şeyler düşünürsek anında yüzeye çıkıyor ve bir öncekinden daha fazla süre orada kalıyor.
Kalıcı Öğrenme Nasıl Olur?
Kalıcı öğrenme nasıl olur? Yani bilgi ilk olarak zihnimizdeki havuza geldiğinde batmaya meyilliyken, bu bilgiyi kullandıkça yüzeyde tutmamız mümkün oluyor. Bu demek oluyor ki yeni öğrendiğimiz bilgileri ne kadar çok kullanırsak o kadar kalıcı hale geliyor.
KALICI ÖĞRENME NASIL OLUR?
Buna benzer kalıcı öğrenme teknikleri var. Örneğinpomodoro tekniği bunlardan biri. Pomodoro tekniğinde 25 dakika çalışma, 5 dk mola ile bir pomodoro oluyor. Böyle 4 tane pomodoro yapılarak uzun bir molaya hak kazanılıyor. Uzun ara ise 15-30 dakika.
Bu teknik zihnimizdeki hayali yüzen bilgiyi yüzeyde daha fazla tutmayı amaçlıyor. Bir diğer amacı ise onu orada kalıcı hale getirmeyi amaçlıyor. Unut- hatırla, unut-hatırla, ile yeni bilginin yüzeyde veye yüzeye yakın yerlerde bulunması sağlanıyor. Böylelikle ihtiyaç duyduğumuzda onu hemen zihnimize getirmek ve kullanmak kolaylaşıyor.
En çok kullanılan bilgiler zihnimizde, o hayali havuzda hep yüzeyde veya yüzeye yakın yerlerde dolaşıyor. Hemen kullanıma hazır bekliyorlar. Dibe çöken bilgiler çok önceden öğrendiğimiz ve fazla kullanmadığımız bilgiler oluyor. Bazen hatırlamamız çok zaman alabiliyor.
Ne kadar sevmesek de öğrenmek zorunda olduğumuz bilgileri kısa tekrar ve mola yaparak kalıcı hale getirebiliriz. İster istemez zihnimizde kalacaktır.
Öğrenmede çok fazla ilgimizi çeken bir konu olduğunda tekrar yapmadan günlerce yüzeyde kalabilir. Bazen ömür boyu yüzeyde durur. Her zaman ilgi çekici güzel bir şey olmasına gerek yok, bazen travmalar da böyle kalıcı olabilir.
Şu bir gerçek ki, ilgi alanımıza giren konular için hiçbir çaba sarf etmeden kalıcı öğrenme kendiliğinden gerçekleşir. Kalıcı öğrenme nasıl olur? yazımızla ilgili zihninizde biraz fikir oluşturabildik mi? Sizin fikriniz nedir? Sizce kalıcı öğrenme olması için ne gereklidir? Yorumlarda bizlerle paylaşır mısınız? Sayfamızın eğitim bölümünde ilginizi çeken yazılar keşfedin. Buraya tıklayıp bir göz atabilirsiniz.
Okula başlayan çocuğunuza evde okuma yazma nasıl öğretilir? Merak ediyorsanız bu yazımızdan bir fikir sahibi olabilirsiniz. Çocuğunuzun okuldaki öğretmeninden fazla bir şey öğrenemediğini mi düşünüyorsunuz? Ya da yeteri kadar hızlı öğrenemediğinden mi muzdaripsiniz? Hemen kolları sıvayın derim. Çocuğa evde takviye vermenin zamanı gelmiştir. Geciktirmeye gelmez. Bu işe el attığınız andan itibaren farkı kesinlikle göreceksiniz. İleri gidecek. Hızla sınıfın önce ortalarına, sonra ilk yarısına, sonra ilk on kişi içine ve daha yukarısı…Siz çalıştırmaya başlayınca böyle devam edecek.
evde okuma yazma nasıl öğretilir?
Evde Okuma Yazma Nasıl Öğretilir?
Peki nasıl yapacaksınız? Evde okuma yazma nasıl öğretilir? Okullardaki müfredatta alfabenin 29 harfini gruplamışlar. Hangi sıraya göre öğretileceği belirli. Sizin yapmanız gereken bu sıralamaya sadık kalarak ilerlemek. Hatta öğretmenin okulda verdiği seslere paralel olarak götürürseniz daha da iyi olur.
Müfredata Göre Evde Okuma Yazma Nasıl Öğretilir?
Bu ses grupları şu şekilde.
1. grup E,L,A,K,İ,N
2. grup O,M,U,T,Ü,Y
3.grup Ö,R,D,S,B
4.grup Z,Ç,G,Ş,C,P
5.grup H,V,Ğ,F,J
Önemli olan 1. grup sesleri kavratmak. Sonrasını daha kolay öğretiriz. İlk verilen ses genellikle ” e ” sesidir. Sonra yanına ünsüz harflerden ” l” sesi ekleriz. Böylelikle ilk kapalı hece ” el ” dediğimiz heceyi birleştirmeyi çocuk kavramış olur. Kapalı hece derken, hece ünsüz harfle biriyorsa kapalı hecedir. Ünlü harfle biten heceye de açık hece denir. Kapalı hecenin birleştirmesi açık heceye nazaran daha kolaydır.
Alfabemizde 8 tane ünlü vardır. Bunlar a, ı, o, u, e, i, ö, ü . Tüm hece öğretimi bu 8 harf ile yaparız. Bu harflere diğer ünsüz harflerin eklenmesiyle okuma yazma çalışmalarına geçeriz.
Yukarıda ki ses gruplarına sadık kalmadan da okuma yazma öğretmek mümkün. Bu öğretimi 8 tane ünlü sese ünsüz seslerin katılması ile bunu kolaylıkla yapabilirsiniz. Fakat dezavantaj okul ile paralel götürmemiş olmaktır.
Çocuğa göre öğretmenin temelinde de bildiği seslere göre gitmektir. Yani yukarıdaki ses gruplarına sadık kalayım derken bildiklerini tekrarlamanın bir anlamı yok.
Okuma yazma öğretiminde yazım kurallarına dikkat edilmelidir. Örneğin özel isimler büyük harfle başlamalı veya özel isimlere getirilen ekler kesme işareti ile ayrılmalıdır. Çocuğun bunları bilmediği düşünülüp ileri derslere ertelememek gerekir. Çünkü kuralları önden hissettirmenin bir zararı yoktur. Hatta faydası vardır.
Okuma ve yazma beraber yürütülmelidir. Okuduğunu hemen yazmalıdır çocuk.
Anlamsız heceler yazmak yeriene, anlamı olan hecelerden başlanmalıdır. Bu okuma yazmada daha kalıcı öğrenme sağlayacaktır. Örneğin; soyut olan -ta hecesi yerine, at yazdırılabilir. -te yerine et olabilir.
Bu yukarıda bahsettiğim okuma yazma tekniği ”ses temelli” yaklaşımdır. Bu tekniğin avantajı çocuk okuma yazmaya hızlı geçer. Dezavantajı ise bu teknikte okumada akıcılık kazandırmak daha zordur. Çocuk okurken takılır, heceleyerek ve daha yavaş okur. Hızlı okumak ise zamana ve okuma ile ne kadar alakadar olduğuna bağlıdır.
Cümle Temelli Okuma Yazma Tekniği
Ses temelli okuma yazma öğretim tekniğinden farklı olarak ” cümle temelli ” okuma yazma tekniği de vardır. Bu teknikte öğretime seslerden başlamayız. Direkt olarak cümle veririz. Yani tümden gelim yöntemidir. Ezberletilen cümle sırası ile kelimelere, hecelere, seslere bölünerek devam ederiz. Bu teknikte amaç çocuğun önce sesi görmesi değil, bir bütün olarak cümlenin tamamını görmesidir.
Cümlenin tamamını gören çocuk ileride daha hızlı okuyacaktır. Özellikle sese değil cümlenin tamamına odaklandığı için okuma hızı da yüksek olacaktır. Bu teknik, eskiden kullanılan fiş yöntemi ile benzerdir ve işe yarar. Fişlerde önce kelimeler, sonra heceler kesilerek ayırırız. Yani cümlenin ayrılan kelimeleri ile yeni cümleler oluştururuz. Kesilen hecelerle de yeni kelimeler oluştururuz.
Eğitim bölümünde göz atmak isteyeceğiniz yazılarımız var. Son olarak merak ederseniz buraya linkini bırakıyorum. Bir göz atabilirsiniz. Ayrıca buraya da tıklayarak değişik teknikleri inceleyebilirsiniz.
Bir kaç ay oldu öğreneli. Sistemik lupus eristematozus ve çaresi adlı yazımızda yaşadıklarımı yazacağım.
Adını bile söyleyemediğim, duymadığım hastalıklar lupus ve sjögren sendromu artık ömür boyu benimle. Çünkü tıpta çaresi, tedavisi olmayan hastalıklar arasında geçiyor.
Sistemikten de anlaşılacağı gibi tüm sistemi tutuyor.En korkunç olanı da tedavisi yok! Sadece ağır ilaçlarla baskılanabiliyor. Yani tedavi edilemiyor sadece baskılanabiliyor. Lupus tüm vücudun bir uyaran sebebiyle kendi sağlam dokularını yabancı olarak algılayıp onlara saldırmasıyla alevleniyorve iltihaplanma başlıyor. İltihap tüm vücuda yayılıyor. Bazı organlar daha çok iltihap topluyor ve bunu bizim vücudumuz kendi yapıyor. O iltihaplanan organı da ortadan kaldırmak için savaşıyor. Ne yazık ki işlemez hale getiriyor. Bu iltihaplanmayı önleyemiyoruz. Doktorlar kortizon ve bağışıklık baskılayıcı ilaçlarla biraz hızını yavaşlatabiliyorlar. Bu da tam bir tedavi sağlamıyor. İşte bu yazımızda iltihabı önlemek için çarelerden biri olan, hangi yiyecekleri yemeli, neleri hayatımızdan çıkarmalıyız, ona bakacağız. Glüten, et ve şekere dikkat edeceğiz.Çünkü en çok iltihaplanmaya sebep olan yiyecekler, glüten, süt ürünleri, şeker diyebiliriz.
Lupus Nereleri Tutuyor?
Sistemik lupus eristematozus ve çaresi araştırılıyor.Bu hastalık baştan sona yıpratıyor, sarsıyor, üzüyor, şaşırtıyor.Ama yaşıyorsun işte… Çaresi olmayan, tıbbın henüz çözemediği hastalıklardan biri lupus. Ne zaman nereyi tutacağı belli olmayan sinsi bir düşmanla uyuyup uyanıyorsunuz.
sistemik lupus eristematozus ve çaresi
Beyin, kalp, akciğer, mide, böbrekler, karaciğer, damarlar, kas iskelet sistemi… Tutmadığı yer yok. Üstelik ilaç kullanmaya rağmen organ tutulumu yapabiliyor. Tutulum derken, bir organa sizin kendi bozulmuş T hücreleriniz saldırıyor. Aşırı iltihaplanmasına sebep olarak o organı yok edene kadar kemiriyor tabii caizse. Sonra bir gün ansızın böbreklerinizin çalışmadığını öğreniyorsunuz. Genellikle teşhis bir organı bitirdiğinde konabiliyor. O kadar sinsi ilerliyor ki, hiç bir normal tahlilde çıkmıyor. Doktorların anlaması ancak bir yerlerde patlak verdiğinde mümkün oluyor.
Benim teşhisimin konabilmesini mümkün kılan da gözle görülür belirgin bulgulardı. Yüzde geçmeyen büyük kırmızı noktalar, saçların tepeden ani dökülmesi gibi.
Halk arasında kelebek hastalığı denmesinin nedeni de bu yüzdeki kızartıların kocaman bir kelebeğe benzemesi. Şükrediyorum ki bir organ tutulumu ile ortaya çıkmadı.
sistemik lupus eristematozus ve çaresi
LUPUSTA TIP NEREDE?
Tıbbı ilerledi sanıyordum.Tıp daha işin başındaymış meğer. O kadar çok ki çaresiz dertler. Dermansız dertlerle boğuşan bir çok insan var benim gibi. Yukarıdaki iki görsel bizzat bana ait. Lupusun atak döneminden.
Peki böyle hastalığın bizi ele geçirmesine seyirci mi kalacağız? Hayır! Korkmayın! Yapılacak önemli şeyler var. İlk önce bilmemiz gereken; bize en çok yine bizim faydalı olabileceğimizdir. Bunlar öylesine, size moral olsun diye söylenmiş sözler değil. Çünkü nadir de olsa bu hastalıktan kendi çabalarıyla kurtulmuş insanlar var. Bu kişiler isimlerini yayınlamamışlar, ne yaptıklarını yazmışlar. Nasıl bir yol izlediklerini yazmışlar. Bizler de onları taklit ederken kendi vücudumuzu dinleyeceğiz. Bu yaptıklarımızın bize iyi gelip gelmediğini sorgulayarak ilerleyeceğiz.
Kim bu insanlar peki? Biri Türkiyeden bir doktor. İsmi cismi yok. Sadece kısa bir mektubu yayınlanmış. Kendi doktoruna teşekkür ettiği bir mektup. İyileşmiş. Doktoruna, kendisine yol gösterdiği için minnetlerini iletiyor. Mutlaka rastlamışsınızdır. Bu hastalığa yakalanıp da araştıramayan yoktur sanırım. Bir yerlerde karşınıza çıkar bu mektup. Yani elle tutulur, iyileşme hikayesi, hem de bizim ülkemizde. Bu doktor hanım neler yapmış kısaca bahsedeceğim size.
Lupus ve Beslenme İlişkisi
Hatırı sayılır bir ilişki var lupus ve beslenme arasında. Çünkü sadece beslenme alışkanlıklarımızı değiştirerek lupusu kontrol altına alabiliriz.Yukarıda bahsettiğim doktor hanımı taklit ederek aynı izleri takip edelim.
Beslenmesinde resmen kökten değişim yapmış bu doktor.Aynı şekilde bazı akıllı insanlar, sadece beslenmelerini değiştirerek bu hastalığı dizginleyebilmişler. Vücudumuzun dışarıdan bu kadar toksin maddeye maruz kalarak isyan ettiği bir hastalık bu lupus. Bu açıdan bakıldığında doğduğunuzdan beri nasıl bir mücadele verdiğini düşünsenize bedeninizin. Çünkü bulduğumuz her şeyi yiyerek ona yeterince kötü davrandık. İşte tam da bu yüzden hastalandık.
Size klişe gelebilir ama bu diyete kesin anayasal kurallarmış gibi bakmalı ve çok ciddi uygulamalıyız. İlk kural öncelikle dışarıda yemek yemeyeceğiz. İkincisi de satıcıların söylediklerine inanmayacağız. Doğal gübre kullanıyoruz veya organiktir demelerine asla kanmayacağız. En ufak bir glüten kalıntısı bile bizim diyetimizi çöp edebilir. Bunu unutmadan, bu çok katı bir diyet olmuş demeden okuyun lütfen. Çünkü sadece beslenmeyi düzelterek çaresi bulunamamış bir hastalığı iyileştirmeye çalışacağız. Öyle ki yemeğin içindeki o az miktardaki buğday ununun bile bize neler yapabileceğini tahmin bile edemezsiniz.
lupus ve beslenme
Şimdi madde madde sıralayalım neler yapacağımızı ve yapmayacağımızı; Bu maddeler bir defalık bile terk edilmemelidir. İstikrarlı bir şekilde yaşam tarzı haline getirilmelidir.
Glüten sıfır olmalı,
Su, pakete girmiş su değil temiz kaynak suyu olmalı ve yemeklere de bu su Bu suları saklamak için plastik kaplar değil cam kaplar içinde en çok üç gün saklanır.
Pakete girmiş tüm hazır gıdaları terk etmek gerekir.
Kaliteli yağlar çok az miktarlarda yenir. ( sade yağ ve soğuk sıkım zeytinyağı gibi)
Dışarıda yemek yenmemeli, yenecekse evden götürülebilir. (Mısır unundan ekmeği evimizde kendimiz yapabiliriz. Çünkü dışarıda yemek için çantamızda hep bulundurmalıyız ki aç kalınca atıştırıp zararlı gıdalardan uzak kalabilelim.)
Atıştırmalık olarak kavrulmamış kabuklu doğal haliyle satılan kuruyemişler ve özellikle kurumuş doğal meyveler her zaman çantamızda ve evimizde olmalı. ( Elma kurusu, kayısı kurusu, cennet hurması kurusu…)
Et olarak da en güvenilir okyanus balıkları çok isabetli olur. Çünkü hormonsuz katkısız etlere ulaşmak da imkansız olduğundan tavuk, hindi, kıyı balıkları da şaibeli.
Şeker hiç bir şekilde kullanılmamalı. Sadece meyve şekeri, o da makul miktarlarda. Örneğin üzüm çok şekerli olduğu için, daha az şeker ihtiva eden elma tercihimiz olsun.
Yemeklerimiz sebze ve meyveler olmalı. Pişirme hafif haşlama, az yağda buğulama şeklinde olsun. Mümkün olduğu kadar pişmemiş, katkısız gıdalarla karın doyurmak gerekir.
Takviye vitaminler destekler de doktor kontrolünden geçtikten sonra. (spiriluna, magnezyum, balık yağı, probiyotikler, propolisler.) vitamin eksikliğinde, hücre içi vitamin ölçümü. Çünkü bazen normal tahlillerde iyi çıkan değerler, hücre içi ölçümlerde eksik çıkabiliyor.
Tuz mümkün olduğunca az ve kalitelisi kullanılmamalı.
Stres yönetimi
Meditasyon
spor mutlaka devamlı hale gelmeli.
Doğu nefes tekniklerini öğrenmek gerekir.
LUPUS TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIK OLACAK
Bu şekilde zaman kazanabiliriz. Zaman kazanabiliriz diyorum çünkü lupus tedavi edilen bir hastalık olacak. Çalışmalar ümit verici. Nitekim kök hücre bir çok hastalıkta kesin çözüm sunduğu gibi lupusta da kesin tedavi olma imkanı veriyor. Çünkü Amerika’ anın Chicago eyaletinin Northwestern Üniversitesinde bağlı Feinberg Tıp Fakültesinde gerçekleştirilen araştırma ümit veriyor. Bu alanda 27 yıl boyunca araştırma yapan profesör Datta ve ekibi çalışmalarını bilimsel kaynaklarda yayınladı.İlerideki bir tarihte aşısını bulacaklar. Bu ilerideki tarih ise şu anda belirsiz. Böylelikle bizler de yiyeceklerimizi dikkatlice seçerek kendimize zaman kazandıracağız.
Aynı zamanda sistemik lupus eristematozus hastalığının çaresi bulunduğunda, bu yöntem bir çok hastalığın da çözümüne ışık tutacak. Otoimmün hastalıkların çoğunun bu yolla tedavisi bulucacak. Kanser, koah, yaşlılık dejenerasyonu hatta otizm gibi hastalıklarda dahil. Yani bu deformasyon sürecini tersine çevirerek tahrip olmuş dokuları onararak fabrika ayarlarımıza yaklaştırılacağız.
Bu yazıda bahsettiklerim benim tecrübelerimdir. Bilimin ışığında tahminlerim ve araştırmalarımdır. Hastalıktan kesin kurtulma gibi bir garanti veremem. Çünkü yok. Genellemeler yaparak bir orta yol çizmeye çalıştım. Çünkü bu yazı kesin bir tedavi ümidi veya ümitsizliği vermek için yazılmadı. Doktor kontrollerimizi ve ilaçlarımızı aksatmadan elimizden geldiği kadar sorunsuz bir süreç geçirmeliyiz.
Aşağıda yorumlar bölümüne yazın lütfen, siz,sistemik lupus eristematozus , bu teşhisi alanlar, hastalığı nasıl yönetiyorsunuz? Tavsiyeleriiniz var mı?
Merak ederseniz diye buraya farklı bir sayfadan link bırakıyorum. Dilerseniz bakabilirsiniz.
Sayfamızın sağlık bölümünde başka konularda da ilginizi çekebileceğini düşündüğüm bir yazı var. Buraya linkini bırakıyorum. Bir göz atabilirsiniz.
Sjögren sendromu ve beslenme ilişkisine başlamadan önce, ben de bu teşhisi almış biri olarak, nedir bu sjögren kısaca bahsedeyim.
Sögren sendromu otoiümün bir hastalıktır. Lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleri salgı bezlerini işgal eder. Vücudun dış salgı bezlerini hedef alan savunma sistemimiz şaşırmıştır. Kendi sağlıklı dokularını düşman istilacılar olarak algılar ve saldırır. Yani bedenimiz kendi kendine savaş açar. Kuru göz ve kuru ağız en belirgin özelliğidir.
Genellikle tükrük bezlerini ve göz yaşı bezlerini hedef alır. Ama bu kadar masum kalmaz bazı vakalarda. Eklem iltihabı, karaciğer, böbrek tutulumu gibi etkiler de gösterebilir. İki tür sögren vardır.
İlki, nedeni belli olmayan kendi kendine çıkan yalnız sjögren, buna prime tip denir.
İkincisi,otoimmün hastalıklar SLE veya RA (Sistemik lupus eristematoz veya ramatoit artrit ) gibi hastalıklara eşlik eden sekonder tip.
BESLENME VE SJÖGREN
Tüm otoimmün hastalıklarda önemli olan beslenme sjögrende de önemlidir. Sjögren sendromu ve beslenme konusunda en önemli husus su içmek. Günde en az iki buçuk litre su içilmeli. Hatta sjögren sendromunu sadece bol su tüketerek atlatan insanlar olduğunu da söylemem gerekir. Eğer atak dönemi geçiriyorsanız, tüm vücudunuz kıpkırmızı ve iyneleniyor gibi batıyorsa atak geçiriyorsunuz demektir. İlk yapmanız gereken şey su içmeyi abartmak olmalı.
Su içemiyorum gibi bir bahaneyi kaldırmaz Sjögren sendromu. Yemek yerken içerken sıcak soğuk yiyeceklere de dikkat etmeli, mümkün ise sadece oda sıcaklığındaki besinler tüketilmelidir. Doğal yiyecekler otoimmün hastalıkları olan tüm insanlarda önemlidir, olmazsa olmazıdır. İmkanı olanlar kendi sebzesini meyvesini yetiştirsinler. Doğal gıdaya ulaşmak günümüzde çok zor. Pazarlarda köylülerin sattığı her şeye tarım ilaçları, suni gübre bulaşmış durumda. Bilinçsizce kullanılan o tarım ilaçları, bitkileri aşırı ürün vermeye mecbur ettiği için üreticinin çok hoşuna gidiyor. Oysaki insan sağlığına çok büyük zararlar verip bizi hasta ediyor.
Sjögren sendromu ve beslenme ilişkisinde paketli gıdayı, hormonlu, GDOlu gıdayı ,şekeri ve glüteni sever.Öncelikle bu işlenmiş gıdaları terk etmeliyiz. Sıcak ve soğuk besinleri, bayatlamış her türlü yiyecek ve içecek bize normal insandan daha fazla zarar verir.
SJÖGREN VEGAN İLİŞKİSİ
Eğer kesin çözüm istiyorsanız, kafaya koyduysanız sjögren sendromunu yenmeyi o zaman size en iyi önerim soğuk vegan beslenmektir. Aynı zamanda da yağ kullanımını minimum seviyeye çekmelisiniz.Ben neler mi yapıyorum?
Ben sadece soğuk sıkım zeytinyağı ve tere yağı kullandığımı belirteyim. Yoğurt ev yapımı olmak şartıyla çok çok az günlük yarım su bardağı kadar. Süt hiç yok. Çok aramıyorsanız yoğurdu tamamen çıkarabilirsiniz listenizden. İğde çekirdeği tozu, dut yaprağı kurusu,koyu yeşil yapraklı sebzeler kalsiyum ihtiyacınızı fazlasıyla karşılayacaktır.
Vitaminler olmadan vegan beslenme sağlıklı olmaz. B12, magnezyum, D vitamini, propolisler, probiyotikler de mutlaka doktora sorularak kullanılmalı.Örneğin spiriluna benim olmazsa olmazım.
Tam olarak bu bir vegan beslenme değil. Çünkü vegan hiç bir hayvansal ürün tüketmez.Benim diyet listemde balık var, organik olduğundan emin olursam koyun, keçi eti var. Ben tamamen vegan beslenmeye veya soğuk vegan beslenmeye geçtiğimi söyleyemem.
Soğuk vegan beslenmede pişirme de yok. En çok 40 dereceye kadar ısıtabiliyorsun.Tahılları pişiremediğimiz için onları ancak filizlendirerek tüketebiliyorsunuz. Oldukça zor bir diyet. Bunu uygulamamız çok zor biliyorum.Lakin, sjögren sendromunu tamamen beslenme düzeni ile ortadan kaldırmış bir örnek var dünyada. Bunu bilmek denemeye değer dedirtiyor. Venüs Williams. Merak ediyorsanız buradaki linke tıklayarak bir göz atabilirsiniz. Eminim Venüs Williams’ ın hikayesi sizi çok etkileyecek. Dünyada sjögreni tamamen silen, bulabildiğim tek kişi kendisi.
Şimdi size bir haftalık diyet listesi örneğini Türkiye şartlarına göre yazayım.Ben bunları yapıyorum.Her şeyin köyden, tamamen doğal ata tohumlarından elde edilmiş, koruyucusuz, katkısız olduğunu belirtmeme gerek duymuyorum. Zira tüm bu anlattıklarım boşa gider. Köyden derken gidip köylü pazarından sorgusuz sualsiz güvenerek almamlıyız. İlaçlı tarım en fazla köylerde ve bilinçsizce yapılıyor. Bunu da unutmayalım.
SJÖGRENDE BESLENME NASIL OLMALIDIR?
Bu bir öneri. Benim bir günüm, diyebilirim.
kahvalatı : kuymak( az tuzlu veya tuzsuz eski kaşar ile )
ara öğün:avakado veya armut olabilir.
öğle: mevsimin sebze yemeği ve az pilav salata
ara öğün:az şekerli meyve veya sebze ( burada domates salatalık olableceği gibi ejder meyvesi, olmamış muz, mürdüm eriği,şeftali, kayısı, vişne, böğürtlen, mavi yemiş, nar, elma, armut, çilek, dut … mevsime göre en fazla iki çeşit olmak şartıyla abartmadan ara öğün yapılırsa doğru olur.)
akşam:balık, salata, sebze çorbası.
En çok zorlanılan konu kahvaltı. Ekmeğin beslenmeden çıkmasıyla kahvaltı fakirleşiyor gibi görünebilir. Oysaki, tam tersi. Ekmekle boş şişkinlik yapacağınız midenizi faydalı besinlerle dolduruyorsunuz. Doyma hissini ekmek değil renkli gıdalar alıyor. Sögren sendromu ve beslenme ilişkisi bizim sandığımızdan çok daha fazla gördüğünüz gibi.
Şimdi gelelim başka önemli konuya! Atıştırmalıklar yok mu hayatımızda! Korkmayın tabii ki var. Meyve kuruları. Elma kurusu, Cennet hurması kurusu, normal hurma, şu yaş olmamış nohutlar veya haşlanmış nohut, leblebi, tüm kavrulmamış kuruyemişler, fındık, badem, ceviz, kaju, çekirdekler… Serbest.
FABRİKA AYARLARINA DÖNÜŞ
Aslında özetle, bozulan savunma sistemini fabrika ayarlarına çevirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken de taaa atalarımızın beslenmelerini örnek alıyoruz. Barsak floramızı onlarınkine ne kadar yaklaştırırsak o kadar sağlığımıza da yaklaşmış olacağız. Bu da demek oluyor ki ilk insan gibi yaşamaya çalışmalıyız. Pişirmeden, ezmeden, sıkmadan, dondurmadan, pastörize etmeden, vakumlamadan, tuzlamadan yemeliyiz. Çünkü doğadan olduğu haliyle soframızda olmalı.
Baklagilleri öğütecek dişlerimiz yok. Çünkü biz insanoğlu ancak dişimizin kestiği yumuşak şeyleri yiyebiliriz. Tabii ki pişirmediğimizde. Çünkü pişirmek yiyeceklerin besin değerini çok fazla öldürüyor. Aynı zamanda dondurmak genetiğini değiştiriyor yiyeceklerin. Kısacası saklama koşulları yiyecekleri öldürüyor, bizler de ölü yiyecek yiyoruz. Sonra bizim hücrelerimiz bu gelen besinleri tanımıyor bence. En azında bende öyle oluyor sanıyorum. Araştırdığım kadarıyla.
Nedeni belli olmayan hastalıklarda beslenmeyi ve çevre şartlarını suçluyoruz haklı olarak. Çünkü ihtimaller arasında geçiyor. Bu durumu düzeltmenin de çaresi, saçma sapan beslenme alışkanlığımızı değiştirmek. Diyelim ki tahıl yemek istiyorsak, ancak filizlendirerek yiyebiliriz. Et yemek istiyorsak çiğ, süt içmek istiyorsak kaynatılmamış süt içebiliriz. Bunlar da hastalığa sebep olacağı için hiç yememek en iyisi. En azından bu hastalığı atlatana kadar.
Sağlık bölümünde ilginizi çekeceğini düşündüğüm ” Fibromiyalji Değil Lupus” isimli yazıya ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.
Çocuğum matematikte zorlanmamalı diyorsanız, en erken dönemde matematiğe başlamalısınız. Annelere çok görev düşüyor.
Bakımı zaten zor olan bebeklik döneminden sonra tam rahat edeceğim derken matematik başlıyor.
Her ebeveyn çocuğunun matematikte başarılı olmasını ister. Herkes matematikte başarılı olabilir mi? Evet olabilir. Bu tamamen matematiği öğreten kişiye bağlıdır. Bunu neye dayanarak söylüyorum? 26 yıllık öğretmenlik tecrübesine dayanarak tabi ki.
çocuğum matematikte zorlanmamalı
Eğitim okulda başlamaz. Eğitim önce evde, anne yanında başlar. Anneler her türlü eğitim ve öğretimin başlangıç noktasıdır. Bir anne matematik öğretmenidir, türkçe öğretmenidir, müzik öğretmenidir, doktordur, psikologdur,diyetisyendir… Kısaca anne her şeydir.
Ebeveynler öncelikle şunu iyi bilmelidir ki; Belirli davranışların kazanılabilmesi için kritik dönemler vardır. Kritik dönem diyorum , çünkü bu kritik dönem kaçırıldığı taktirde, sonradan bazı davranışların kazanılması neredeyse imkansız oluyor. Kritik dönem her türlü eğitim için geçerlidir. Biz matematik için olana bakacağız.
Çocuğum matematikte zorlanmamalı diyorsanız işe erken başlamalısınız. Ne kadar erken olursa o kadar kolay olacak. Burada unutulmaması gereken en önemli unsur şudur: ” O bir çocuk!” Oyun oynamak isteyen bir çocuk. Hatta sadece oyun oynamak isteyen bir çocuk. Oyunun, onun hakkı olduğunu aklınızdan çıkarmadan davetsiz bir misafir gibi, oyunlarına sızıp matematiğe kapı aralayın. Eğer eğlenceli değilseniz, oyunla öğretmede yetenekli değilseniz, bu işe hiç başlamayın. Önce işi neşeli hale getirmelisiniz. Peki nasıl? Çocuğunuzu gülümsetebiliyorsanız istikamet doğru demektir, devam edin.
NE ZAMAN VE NASIL BAŞLAMALIYIM Kİ ÇOCUĞUM MATEMATİKTE ZORLANMAMALI
Çocuğunuz yürüyor, konuşuyor ve tuvalet eğitimini de almış ise matematiğe başlayabilirsiniz. önce sayıları 10 a kadar öğretmekle başlayın. Önce 1, sonra 2, sonra 3… Buraya kadar bir iki hafta fazlasıyla yeter. Peki nasıl öğretmeli sayıları? Örneğin; bir tane elma ver, iki tane elma ver… şeklinde olabileceği gibi el kuklalarıyla da bunu ilerletebilirsiniz. Kuklaları elinize geçirin ve bir elma ver, iki elma ver şeklinde oyun kurgulayabilirsiniz. Mesela kuklanın biri üç elmayı taşıyamasın diğeri de 4 tane taşıması konusunda ısrarcı olsun. Unutmayın komik olmalısınız. Çocuğu güldüremiyorsanız önceden hazırlayın ve oyunu öyle oynayın.
Yerdeki kare şeklindeki taşlara 1, 2, 3 yazıp birin üzerine önce kim basacak, şeklinde çalışabilirsiniz. Burada siz de haylaz bir çocuk gibi şımarabilmelisiniz.Yöntemler sonsuzdur. Bu gibi basit uygulamalar çocuğunuzun ilgisini çekmiyorsa, yaratıcılığınızı kullanmalısınız siz daha iyisini bulabilirsiniz. Çünkü çocuğu en iyi tanıyan kişi sizsiniz. Ne seviyor? En çok ilgi alanına giren şeyler neler? Sizden daha iyi kimse bilemez.
Hiç bir çocuk yoktur ki suyla oynamayı sevmesin. Mutfak lavabosunda yan yana durun ve su ile dolu lavaboya kağıt gemiler koyun. Bir gemi ver dediğinde ona bir gemi verin, iki gemi ver dediğinde de iki gemi vererek devam edin. Her zaman bu kadar basit seviyede kalmayacağız tabi ki. toplama ve çıkarmayı da bu mini lavabo havuzunda öğretebiliriz.Bu yöntemler çoğaltılabilir. parmaklarınızla yürüyen adamlar suya 1,2,3 diyerek atlayabilir mesela. 🙂 Biraz fikir verebildim mi? Basit geliyor size evet, ama matematiği sevmek bu küçük adımlardan geçiyor.
OKUL ÖNCESİ EĞİTİMDE MATEMATİK
Evlat artık büyüdü okul öncesi eğitime başlayacak.Evde ne yapabiliriz? Öncesinde, sayıları 100 e kadar öğrenmiş ve tek basamaklı küçük sayılarla basit toplamayı kafadan yapabiliyor kabul ediyoruz. Hatta çıkarma işleminde de neredeyse toplama kadar iyi olduğunu varsayalım. Bu da normal ve olma ihtimali mümkün.
Okul öncesinde matematiği çocuğun kapasitesi kadar öğretilmesi taraftarıyım. Bunca yıl öğretmenlik hayatımda tecrübelerime dayanarak bunu söyleyebilirim. Eğer çocuk parlak bir zekaya sahip ise mümkün olduğunca ilerlemelisiniz. Burada en nemli husus çocuğun çalışmalarda istekli ve ısrarcı olmasıdır. Yani siz o kadar iyi eğlenceli öğretmelisiniz ki çocuk çalışmayı çok istemeli. Bu tamamen annenin kabiliyetine kalmış.
Sadece matematik değil, neyi öğretmek istiyorsanız oyunlaştırın. Tuvalet eğitimi, iletişim becerileri, beden eğitimi, müzik, resim, tarih, din, dans…
Okul öncesinde, üç basamaklı sayılarla toplama çıkarma ve hatta çarpma işlemi yapan çocukları gördüm. Eğitim hayatları boyunca matematikte her zaman en iyi oldular. Bu durum kişisel olarak farklılıklar gösterebilir. Her çocuk üç basamaklı sayıları kullanarak bu işlemleri okul öncesinde öğrenemeyebilir. Verilen örnek uç bir örnekti. Bireysel farklılıklar kesinlikle göz önünde bulundurulmalıdır. Çocuklara gereksiz baskı yapmanın onların eğitim hayatlarını baltalayacağını da unutulmamalısınız. Çocuğum matematikte zorlanmamalı diyorsanız iyi bir tiyatrocu olmalısınız.
Matematik sevgisi oluşturmak zihinden sayılarla oynamayı gerektirir. Ancak böylelikle onu zevkli hale getirebiliriz. Çocuk zihinden toplama yaparken, sayı ne kadar büyük olursa o kadar korkar. Hele bu sayı 9 olduğunda ona göre en zordur. Zihinden toplamada 9 fobisini yıkmalısınız. Şöyle bir oyun düşünelim;
MATEMATİK OYUNU
Anne hep 9 sayısı olacak ve bunu parmakları ile de gösterecek. Ben dokuzum diyecek ve parmaklar da her zaman önünde 9 u gösterecek. Çocuk ise toplanan diğer sayı olacak ve parmakları ile gösterecek. Parmaklar unutulduğunda kesinlikle işleme devam etmeyin. Parmakları gösterme mutlaka olmalı. Şimdi devam edelim.
Annedeki 9 parmak, çocuktaki parmaklardan birini olarak 10 a tamamlanacak. Bu her zaman böyle olacak. Örneğin 9+3= işleminde anne 9, çocuk 3 oldu. Anne çocuktan bir parmak isteyecek. Çocuğun 3 parmağının birini alacak kendi 9 sayısını 10 yaptığını söyleyecek. Çocuğun 3 parmağının birini kapatacak. Anne kendi bir parmağını açarak 10 yapacak. Sonra tekrarlayacak, sen bana bir parmak verdin ben 10 oldum. Şimdi burada 10 ve 2 var. Bu sayıların toplamı 12 dir. Diyecek. Bunu defalarca tekrarlayacak. Anne her zaman 9 olacak çocuk ise 1 ile 9 arasındaki sayılarından tümü olabilir.10 olan anne, 2 kalan çocukla, sayıları tekrarlayacak.
Çocuk 4 ise anne ondan 1 parmak alarak 10 ve 3 kaldığını gösterin. Bu işlem çocuk zihinden toplamayı ”anında!” söyleyebilecek seviyeye gelene kadar devam edin.
Peki bu işlem çocuğa ne kazandıracak? Çocuk sayılarla zihinden toplama yapmayı, anında işlemin sonucunu söylemeyi başaracağı için öz güvenini geliştirecek. Yani zihinsel olarak sayılarla top oynayacak. Onları atıp tutacak.
Sayının büyük olması onun işlem hızını yavaşlatamayacak, bu da matematiği sevmesine katkıda bulunacak. Basit gibi görünen bu uygulamalar miniklerin matematik hayatlarına büyük fayda sağlayacaktır. Bu basamak çok küçük zannetmeyin ama zirveye giden yol bu minik adımlardan geçecek.
SONUÇ OLARAK
Yöntemler çoğaltılabilir. Çocuklara matematik özgüvenini okul öncesi ve ilköğretim 1. sınıfta kazandırmaya çalışmak çok doğru bir davranış olacaktır. Birinci sınıf öğrencisinin tüm enerjisini ve tahammülünü okuma yazmayı sökmeye vereceğini de unutmadan hareket etmek gerekir.
Okuma yazma son derece karmaşık ve zordur. Eğer çocuk çok zorlanıyorsa ve biraz da yavaş gidiyorsa, okuma yazma çalışması bitene kadar matematik ertelenebilir.
Matematik öğretimine başlamanın en doğru zamanı, okuma yazma çalışmalarının henüz başlamadığı okul öncesi dönemidir.Sizlerin de çok daha güzel yöntemleri olduğuna eminim.Bunları yorumlarda bizlerle paylaşırsanız katkıda bulunmuş olursunuz.
Eğitim alannında diğer yazılarımızı da görmek isterseniz lütfen buraya tıklayın. Sjögren sendromu ile ilgili başka sayfalardan bilgi almak isterseniz de buraya tıklayın
Fibromiyalji değil lupus olabilirsiniz. Lupusla tanışma hikayemi sizlere anlatırken, lupus nedir, neden olur sorularına hiç girmeyeceğim. Çünkü djital bilgi size fazlasını sunuyor nasıl olsa.
Beş yıl önce fibromiyalji adını ilk kez duydum, ama hiç fibromiyalji olduğumu içime sindirememiştim. İçimdeki ses ; bunun altından bir şey çıkacak diyordu hep. Nitekim öyle de oldu.
Yaklaşık beş yıl o dayanılmaz ağrıları çektim. Sonrasında teşhis konuldu. Lupustum. Lupus diyebilmelerinin sebebi, belirtilerin netleşmesiydi. Önceden sadece dayanılmaz ağrı çekiyor, ayakta fazla duramıyordum. Hatta yirmi dakika bile bir işle meşgul olamama gibi sorunlar yaşıyordum. Zevkli meşguliyetler bile eziyete dönüyordu. Sonra yüzümde kocaman kırmızı lekeler çıktı. Saçlarımın aniden tepemden dökülmesi doktorların kafa karışıklığını gidermişti. Hatta lupus teşhisi bende buruk bir sevinç bile oluşturdu. Çünkü artık hastalığımın ne olduğunu biliyordum.
Doktorlardan bazıları, önceden psikolojik bile demişlerdi. Öye ya, tüm tahliller normal olduğunda neden amansız ağrı çeker ki insan! Fizik doktorları fibromiyalji dediler, ben de inanmış gibi yapmıştım.şimdi düşünüyorum da belki de fibromiyalji diye bir hastalık yoktur bile.
Fibromiyaljinin, lupusun ön ayak sesleri olduğunu düşünmeye başladım artık. Çünkü fibromiyalji, lupusun keşif kolları gibi geliyor bana… Bende o lupus benekleri, saç dökülmeleri olduğu için anlaşıldı. Fakat herkeste olmayabilir. Yani lupus yıllarca sinsi sinsi ağrı yaparak rahatsızlık verip pusuda kalabilir, hatta hiç ortaya çıkmaz. Hayat kalitemiz en az yarı yarıya azalır ve biz hiç bir teşhis ve tedaviden sonuç alamadan yaşarız.
Çoğu hastalıkla benzer özellikler gösterdiği için doktorların kafasını karıştıran, ”lupusa, fibromiyalji perceresinden baktım. Hani o ilk belirtiler vardı ya yaklaşık beş yıl önce yaşamıştım. Sırtımın tam ortasında ki o tek nokta ağrısı!Onu hiç unutmayacağım. Yaşadıklarımı size şöyle özetleyebilirim;
FİBROMİYALJİ DEĞİL LUPUSMUŞ
Neredeyse beş yıl oluyor, ilk belirtiler:
Belde gezen ağrı. Ağrının evi tek bir noktada. Tek bir noktada kasta aşırı acılı ve geçmeyen ağrı yapıyor ve sırtımda geziyor yine aynı noktaya geri geliyor. (Geçmeyen ağrı derken gerçekten geçmiyor. Sabah en zirve yaptığı zaman, gezinince biraz nefes aldıran cinsten.)
Uyku ile dinlenemiyor, yorgun uyanıyorsunuz.
Hiç bir aktiviteye katılamıyor, (Hatta 20 dakika mutfak işleri bile beni üç gün yatırıyordu.)
Teşhislere güvenememek de ayrı dert. Bir gün daha kötüsünü duymaktan kokuyor insan.
Hep yorgun, ümitsiz, korku ile yaşamak. Bu nereye gidecek korkusu.
Çevreniz hatta kendi yakın çevreniz tarafından da anlaşılamamak…
Doktorların psikolojik demesi ve doktor güvensizliği başlaması…
Gereksiz bir çok ilaca maruz kalmak…
Şifalı bilinen otlarda çaresizce teselli aramak…
Pahalı doktorlara çok para harcamak. Sonuç alamamak…
Günlük hayatı bozacak kadar yaşam kalitenizin düşmesi…
İşten istifa etmek zorunda kalmak… bunlardan bir kaçı.
Belim ağrıyor demek ne kadar da genel bir ifade. Karşınızda kim olursa olsun önce şu cevapla karşılaşıyorsunuz. ” Aaa bende de var o , çok kötü bilirim o ağrıyı. ” Nereden bileceksin diyorum içimden. Bu ağrı coştuğunda yaptığım şeyi anlatayım da ne demek istediğim hakkında fikir oluşsun. Tek nokta, omurganın tam yanı, yumuşak doku, sıradan bir yer, o tek noktada ağrı başladığında ; 3 cm kalınlığında ahşap doğrama tahtasının köşesiyle sırtımdaki ağrı noktasına en az 15-20 dakika uyuşana, hatta çürüyene kadar vurduruyordum.Yanlış okumadınız vurduruyordum. Biraz uyuşuyor gibi oluyordu. Sadece orayı uyuşturuyordum. Biraz değişiyordu ağrı. Kesin olarak biliyordum ki tekrar gelecek!… Sanırım biraz fikir oluşmuştur çektiğim ağrı ile ilgili.
Fizik doktoruna kendim söylemiştim önceden ” fibromiyalji miyim” diye. Doktor teşhise yazmış fibromiyalji. Hiç bir tahlilde çıkmayan bu hayalet hastalıklar doktorların elini kolunu bağlıyor. Nereden bilebilirler ki. Sanki fibromiyalji lupusun anne karnındaki gelişmeyen ikiz kardeşi…
Ağrılarınız var ve doktorların bir kısmı fibromiyalji veya bir çok başka bir şey olabilirsiniz diyor. Sonra ne oldu devam edeyim.
Lupus Belirtileri
HOŞ GELDİN LUPUS
Kendimi fibromiyalji sanıyor ve doktor doktor geziyordum. Ta ki yanaklarımda ve kaş üzerlerinde kırmızı şişlikler oluşana ve saçım bir anda dökülene kadar. Doktorların kafa karışıklığını bu belirtiler giderdi. Teşhisim % 98 lupustu. Fibromiyalji değil lupus olmuşum.
Tam tepenizde avuç içi kadar alanda saçlarınız bir anda döküldü ise, yüzünüzde de kırmızılar çıktıysa, doktorlar bu fibromiyalji değil lupus diyebiliyor.
korkunç, çünkü ölümcül bir hastalıktır lupus. Sistemik lupus eristematoz ramatolojinin yetkisi olan farklı kan tahlillerinde çıkıyor. Yıllarca sinsi sinsi ilerleyip organ kayıplarına sebep olduktan sonra ortaya çıkıyor, teşhis edilebiliyor genellikle.
Bu teşhis beni korkutmuş ve aynı zamanda biraz rahatlatmıştı. Çünkü ormanda gece bir yol bulmuştum sanki. Bir kaç ramatoloğa gidip kendimize yol çizdik. Dermansız lupusla nasıl yaşayacağıma dair.
Şimdi ömür boyu kullanacağım ilaçlarıma başladım. Kırmızılıklar biraz hafifledi. Saçlarım da bir kaç ayda çıkmaya başlayacakmış. Şükrediyorum. Daha kötü bir sürprizle karşılaşmadığım için.
SLE olan milyonlarca insan var. Yavaş yavaş organları bitiriyor. Çok kötü bir hastalık. Bana sorarsanız kanserden bile daha kötü. Tedavisi yok çünkü. Tıp o kadar ilerledi sanıyordum. Aslında bu alanda tıbbın eli kolu bağlı. Sebebi beli olmayan bu hastalık pençesinde insanlar, yavaş yavaş eriyor. Tüm kalbimle hepimize şifa diliyorum Allahtan. İnanıyorum ki bir gün çaresinini bulacaklar. Kafası karışan savunma sistemimizin aklı başına gelecek.
Böbrekler kendini yenileyebilir mi ? Eskiden beri böbreğin kendini yenileyemeyen bir organ olduğunu sanıyorduk. Gelişen teknoloji ve tıp bilimleri sayesinde yeni bilgiler keşfedilmeye başlandı. Bu sayede bilim insanları böbreklerin kendini yenilemesi ve kök hücre konularını farklı yönlerden ele aldılar. Daha derinlemesine incelenen ”Böbrekler kendini yenileyebilir mi” sorusuna artık olumlu cevaplar verebiliyor bilim adamları. Vücudumuz kendini yenileme konusunda sandığımızdan daha başarılı. Hayati organlarımız da dahil, fırsat verdiğimizde kendini onarabiliyor. Fırsat derken stabil ve stressiz bir hayat yaşamak gibi…
Böbrek ve akciğerler en hayati organlarımızdan ikisi. Yazılarımızın sağlık bölümünde akciğerlerin temizliği ile ilgili faydalı bilgiler bulabilirsiniz.Örneğin, akciğer temizliği yapmaya gerek kalmadan ciğerlerimize iyi bakmak ve böbreklerin yenilenmesine gerek kalmadan da böbreklerimize iyi bakmak çok daha önemlidir. Hep deriz ya ” sağlığı korumak iyi tedaviden daha değerlidir.” Bakalım şimdi yeni gelişmeler ne diyor?
ARAŞTIRMALAR NEREDE?
İsrail ve Amerikalı bilim adamlarının araştırmalarına göre böbrekler bilinenin aksine kendini onarıp yenileyebiliyormuş. Şimdiye kadar kabul gören teori, böbreklerin yeni hücre üretiminin yetersiz olduğu yönündeydi. “Tel Aviv Şeba Tıp Merkezi Pediatrik Kök Hücre” birimi ile ABD’nin Stanford Üniversitesinin yaptığı araştırma hasta böbreğin kendini tedavi ederek eski sağlıklı yapısına döneceğini gösterdi. Araştırma fareler üzerinde de olumlu sonuç verdi. Peki şimdi bakalım böbrekler kendini yenileyebilir mi?
Yüksek tansiyon ve şeker hastalığının başı çektiği bu böbrek dejenerasyonunda kimyasal atıklar da büyük paya sahip. Böbreklerimiz adeta kirlenen dünyanın tüm yükünü küçücük boyuyla sırtlamış gidiyor. Karaciğer de kendisine yardım ediyor tabi. Yine de üstesinden gelemiyor ve zamanla yozlaşıp bozulabiliyor. Çünkü dünyamız o kadar kirlendi ki… Yiyeceklerde minimal düzeyde de olsa tarım ilaçları var ve sofralarımıza biz istemesek de geliyor. Farkında bile olmadan vücudumuza aldığımız bu zehirler günden güne iç organlarımızı yıpratıp erken eskimesine neden oluyor.
Başta böbrek ve karaciğer aşırı çalışarak bedendeki bu tanımadığı kiri atmaya çabalıyor. Karaciğer nisbeten kendi kendini yenileme özelliğine sahip olduğundan bu durumu telafi edebiliyor. Nitekim bir karaciğerin dörtte biri hasar almamış ise kendini tamamlayabiliyor. Fakat böbrek kendini bu kadar hızlı yenileyemiyor.
Böbrekler evrimsel gelişimlerinde bu yeteneklerini neredeyse tamamen unuttu. Çünkü evrim, önceliği yaraların hızla iyileşmesini sağlayan pıhtılaşma özelliği gibi , hayati onarımlara bıraktı. Böbrekler öncelikten çıktı gibi bir şey oldu adeta.
Zamanla kendini onarmayı unutan böbreklerimize bu yeteneklerini yeniden hatırlatmaya çalışan bilim adamları ümit verici gelişmeleri bizlere bildiriyor. Bu rejenerasyon sürecinde çok az sayıda bilim insanı olmasına rağmen ümit verici gelişmeler duyuluyor. Kök hücre konusuna bir bakalım.
BÖBREKLER VE KÖK HÜCRE
Böbreklerde yıpranmayla oluşan bu yozlaşma sürecini tersine çevirmeye (rejenerasyon) çalışan bilim insanları şunları fark etti. Anne karnındaki embriyonun ilk zamanlarında hücreler daha ayrışmadan herhangi bir dokuya ait oluşumu yoktu. Fakat her dokuyu oluşturabilme yeteneğine sahiptiler. Embriyonun büyümesiyle bu hücrelerde bulunan işlevsellik özelliği birkaç kök hücreye dönüşme ile sınırlı kaldı.
Kaliforniya Üniversitesi Gelişimsel Biyoloji uzmanlarından Nigam, nispeten az sayıda sinyal verici molekül, ya da büyüme etmeninin böbrek gelişimini de denetlediğini buldu. Böbreklerdeki minik tüplerin gelişimini hızlandıran bu büyüme etmenlerinin böbreğin onarım sürecinde de etkili olabileceğini düşündüler.. Böylece bilim ekibi EMT adı verilen bu mekanizmal değişim sürecinin tersine çevrilmesiyle böbrekteki hasarın onarım ihtimali olduğunu düşündü.
Nitekim zarar görmüş dokularda ” fibroplast” adı verilen yetenekli hücreler akın akın hasarlı bölgeye gidiyor ve yaraların iyileşmesinde temel bileşen olan ”kollagen” adı verilen bir protein salgılıyor. Onarım sürecini de böylelikle başlatmış oluyor.
Bilim adamları bu zarar gören böbrek dokusunun da belirli bir oranda onarılmasının mümkün olabileceğini söylüyor. Bu kök hücreler , renal progenitör hücreleri, böbrek rejenerasyonunu sağlayabiliyor. Yapılan çalışmalar böylelikle böbrekteki hasarın kök hücre tedavisi ile geri çevrilebildiğini göstermiştir.
Böbrekler kendini yenileyebilir mi? – Hayvanlarda Başarı
Böbrekler kendini yeniler mi? Cevap: evet. İşte burada ülkemizde kök hücre ile böbrek tedavisini ispatlayan bir gelişme. Edirne’nin Keşan ilçesinde 10 yaşında golden cinsi Micha isimli sevimli köpek ilerlemiş yaşının da etkisiyle böbrek yetmezliği sorunu yaşadı. Micha’ya kök hücre tedavisi uygulayan veteriner hekim Mustafa akıncı, iki doz kök hücre uygulaması ile Micha’yı tamamen sağlığına kavuşturdu.
Böbrek
Micha kök hücre tedavisi ile iyileşti. Bu araştırmanın, benim ülkemde başarılı olması ümit verici. İnsanlar üzerinde yapılan bir çalışma ile sağlığına tamamen kavuşmuş bir örnek göremedim. Fakat ileride yapılma ihtimali olduğuna bir kanaat oluştu.
Diyaliz merkezlerinde sıra ile ölümü bekleyerek bağımlı bir yaşam sürmek zorunda kalan böbrek hastalarının sessiz çığlığı olması ümidi ile bu yazıyı yazıyorum.
Umarım siz de yazımı okuyup beğenmişsinizdir. Aşağıdaki yorum yap kısmından kolaylıkla yorumlarınızı bana gönderebilirsiniz. Sayfamızın sağlık bölümünde benzer konularda ilginç yazılar bulabilirsiniz.
Yorumlarınızla fikirlerinize ulaşmamıza destek verirseniz katkıda bulunmuş olursunuz.
Akciğer temizliği uzun yaşamın sırrı. Akciğerleriniz ne kadar temiz olursa o kadar uzun yaşarsınız. Eğer yaşadığınız yer bir şehir ise orada hava kirlidir. Havada ağır metal yüklü gazlar cirit atıyordur.
Bir de sigara kullanıyorsanız! işte o zaman çamura düştünüz demektir. Velev ki, şehirde yaşayan insan sanki çamurlu yoldan geçiyor sadece ayakları çamur oluyor, sigara içen ise adeta o çamurun içine düşüyor. İşte akciğerlerinizin durumu bu.
Akciğerleriniz temiz ise uzun yaşarsınız demiştim. Nitekim rakımı yüksek yerlerde yaşayan insanların akciğerleri daha temizdir. Bu yörelerde yaşayan insanların çok uzun ömürlü olmasının nedeni de budur.
Eğer bir yaylada, medeniyete uzak bir köyde veya yüksek rakımlı yerlerde yaşamıyorsanız akciğerlerinizi düzenli aralıklarla temizlemelisiniz. Böylece egzoz gazlarındaki zararlı metaller, fabrika bacalarından havaya karışan karbondioksit serbestçe nefesimize giriyor.
Sigara kullanmadığı halde neden akciğer kanserine yakalanıyor insanlar? işte bu yüzden. Sizin şimdi ” bizim buralarda öyle kirli havaya sebep olacak bir endüstri yok” dediğinizi işitiyorum. Sizden 50-60 km uzaklıkta bir termik santral olup olmadığına güncel bir haritadan bakın isterseniz.
Akciğer temizliğine, yaşadığımız yer ve sigara alışkanlığımız sebebiyle çok ihtiyacımız var. Bu yüzden konumuzu akciğer temizliği seçtim.
Akciğer temizliği yazımda sizlere akciğerlerinizdeki zararlı maddeleri dışarı atmanıza yardım edecek etkili yollardan bahsedeceğim. Böylelikle trafımızda kolayca bulabileceğimiz, ucuz ve bir o kadar da etkili bu maddelerle akciğer temizliğimizi kolaylıkla yapabileceğiz. Şimdi geçelim akciğer temizliğinde etkili maddelere;
Akciğer Temizliğinde kullanılan besinler
Öncelikle bol su içmelisiniz ve sigarayı bırakın ve endüstri kuruluşlarından uzak yerlerde yaşayın. Bunlarla birlikte ;
Sarımsak haftada en az iki defa çiğ olarak çok etkilidir.
Zencefil bu zararlardan kurtulmanızı hızlandırır.
Yeşil çay kontrolsüz hücre oluşumunu durdurur.
Keçiboynuzu akciğerlere detoks yapar.
Üzüm çekirdeği akciğeri koruyan kuvvetli antioksidan sağlar.
Tere sabah aç karna yendiğinde hızlıca etkisini gösterir, hemen öksürür ve balgam atmaya başlarsınız.
Kekik göğüs tıkanıklığını açar.
Siyah havuç öksürüğe iyi gelir akciğeri hatırı sayılır şekilde korur.
Okaliptüs hırıltıya çok iyi gelir.( Kaynar suya yağı damlatılıp nefes çekilerek alınır.)
Kereviz haşlaması akciğerlerde oluşabilecek hastalıklara karşı kalkan oluşturuyor.
Sebze ve meyveli beslenme sigaradan, şekerden ve glutenden uzak bir doğal yaşam sürmek.
Akciğer temizliği için farklı bir kaynaktan bilgi isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Böylece daha fazla bilgi edinebilirsiniz.
Sayfamızın sağlık ve diğer bölümlerindeki yazılarımızı incelemek isterseniz de buraya tıklayın.
Değerli yorumlarınızı bekliyorum. yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.
Evde nevresim dikimini, en pratik haliyle bu yazımda sizlerin beğenisine sundum.. Öncelikle güzel bir kumaş seçiyoruz. Çünkü, güzel bir kumaş bu işin sırrı. Yalnız buradaki nevresim ölçülerini çift kişilik olarak vereceğim. Evde nevresim dikimi için aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi, ölçüleri; yastık için 70 e 50, çarşaf için, 2.25 en 3.25 boy (bu ölçüler battal boy, siz istediğiniz ölçülerde yapabilirsiniz.) Yorgan kılıfı için ise en sağlıklı ölçü kendi yorganınızın ölçüsünü alarak bir kese dikmeniz olacaktır. Genellikle çift kişilik yorganlarda kılıf ölçüsü, 160 a 200 cm dir. Şimdi işlem basamaklarına geçelim;
Evde nevresim dikimi
İşlem Basamakları
160cm en 52 cm boy olarak yastığı kes. (dış görünüm 50 en 70 boy olan bir yastık için )
Şekildeki gibi 1. bölümü ikinci bölüm üzerine kapat. Desen içte kalacak şekilde.
Şekildeki 20 cm lik kısmı katladığımız şeklin üzerine katlıyoruz. Desen içte kalacak şekilde.
Çarşaf olarak ayırdığımız kumaşın tüm kenarlarını makineye çekerek dikerek temizliyoruz.
Yorgan kılıfı için gerekli ölçümleri kendi yorganımız üzerinden alıyoruz. Bu ölçülere göre,
Yorgan kılıfını boydan ikiye katlayarak kesiyoruz.
Desenli kısmı içte kalacak şekilde kenarlarını makineye çekiyoruz.
Kılıfın alt kısmını açık bırakıyoruz.
Yorgan kılıfının yüzünü çeviriyoruz ve ütülüyoruz.
Yorgan kılıfının açık kısmına düğme dikip ilik açıyoruz.
Evde Nevresim Dikimine Başlayalım
Nevresim dikiminin en kolay kısmı çarşaf dikimidir. Çünkü çarşaf için kumaşın ölçülerini alıp kestikten sonra kenarlarını temizleme işi kalıyor. Şimdi şekildeki ölçülere göre yastık kılıflarını hazırlamaya geçelim.
Evde nevresim dikiminde yastık kesimi için önce 52cm boy ve 160cm en ölçerek kumaşımızı kesiyoruz. Kumaşımızın önce 20cm çizip işaretleyelim. Bu bölüm yastıkta içte kalacak kısım olacak. Yukarıdaki şekilde en üst kısımda görüldüğü gibi. Kumaşta 20 cm yi işaretledikten sonra kalan kısmı ikiye bölüp çizerek işaretliyoruz. İlk önce büyük kısımları katlıyoruz, sonra 20 cm lik kısmı üzerine katlıyoruz. Bu katlı kısımların kenarlarını makinaya çekiyoruz ve ütülüyoruz. Yastık kılıfımız bitti. Bu sade yastık kılıfı dikimini daha süslü yapmak istersek, yastığın üst kısmına gelecek kenarına dantel, kupür ya da biye gibi süs malzemeleri dikebiliriz.
Yorgan kılıfı için elimizdeki yorganın en ve boy kısmını ölçerek, bir kese şeklinde düz dikebiliriz. Alttan açık bıraktığımız kısma ise düğme dikerek ilik açabiliriz. Hatta yorgan kılıfında dantel gibi süsleme kullanacaksak, kılıfın açık bırakılan alt kısmına değil de, birleştirdiğimiz üst kısma dikmemiz gerekecektir.
Bu konu ile ilgili farklı bir kaynaktan bilgi almak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.
Sayfamızın moda bölümünde ”tunik en kolay nasıl dikilir” yazımızı merak ederseniz buraya tıklayabilirsiniz.
Yorumlarda bilgi ve tecrübelerinizi bizimle paylaşırsanız çok seviniriz.